İnsanın serüveni alem (işaret) ve âlem (evren) ile tebellür ediyor. Faraza bir işaret levhası düşünelim. Levhanın gayesi hakikat değil, bizi kendisinin ötesinde bir gerçekliğe yönlendirmektir.
Evrenin de gayesi bizi işaretin ötesine götürmektir. Zira evren yaratıcının gücüne delalet eder. O’nun varlığının bir işaretidir. Âlemin muhteşem güzelliği insanı celbetmesi normaldir. Fakat âlem ne kadar güzel olursa olsun âlemin amacı parçası olduğumuz büyük ve derin gerçekliğe yönlendirmek olmalı. İnsan “ben”liğine takılır, işaret levhasının nereyi işaret ettiğine bakmak yerine levhanın güzelliğine bakakalırsa Dünya’nın ritmini unutur. Dünya, insan ve evrenin bir ritim üzerine yaratıldığı ve bütün bu yaratılmışların tabii olduğu varoluş sistemi bir ritim üzerinde devam ediyor.

Bir ritim üzerine kurulan evren, insanı insan yapabilmek için ona zorluklar yaşatır, acılar tattırır. İnsan yaşadığı acılardan dolayı yola devam etmek istemez. Durur ve düşünür: “Ben ne yapıyorum, nasıl acılara katlanıyorum?” diyerek acılarından sıyrılmak için yol arar.

Ve acıdan sıyrılmanın en kolay yolunu(!) seçer: Acıyı “unutmak.”

İnsan unutmak ister. Isırdığı yasaklı meyveyi unutmak istediği gibi ısırdığı meyvenin hem bir başlangıç hem de bir son olduğunu bilmeden unutmak ister. Yolculuğu anlamlı kılan şey, yolculuğa başlanan nokta ile varılan nokta olduğunu, bu iki nokta arasındaki zaman ve mesafeyi sıfırlamayı başardığımızda benliğimizden sıyrılabileceğimizi unutmak ister.

Lakin insan acizdir. Yaşadıklarıyla ihya etmeye çalışmak yerine ilga ettiği için acizdir. Bununla birlikte aramakla bulunmayacağı gerçeğini aramanın gerekliliğini sorgulayan soruları sormaktan da acizdir.

İnsan “unutma” eylemini aradığı gibi “katlanma” eylemini aramış olsaydı eğer acının ve çilenin bir ateş misali su serpersek hafifleyeceğini görecektir. Dikkat edin ateş sönmeyip sadece hafifleyecektir. Ama insan “unutma” eylemini aradığından dolayı onu bulmak için katettiği yolda sadece ateşe çıra atarak ateşi harladı. Bunu yaparak ne unutabildi ne de aradığı şeyi bulabildi. İnsan zaman ilerledikçe anladı. Asıl gaye bulmak değil aramakmış.
Gaye unutmayı bulmak değil onu aramaktı. Gaye onu ararken kendini bulmaktı. Ve insan kendisini bulduğu zaman yanma duygusunu tadarak acı duygusunu “unuttu.”

Hülasa şu ki; “İnsan aradığını bulamadı lakin bulduğu şey asıl aradığı şeydi.”