Yaşadığımız şu çağda bilgi, insanoğlu için en önemli meselelerden biri haline geldi. Oysa bilginin hayata akseden yüzü, yani onu işleyecek kabiliyet ve eylem günden güne göz ardı edilmekte. Biz insanların hayatında tatbikata geçiremediği her bilgi, aslında taşınması güç bir yüke dönüşür.

Bir bilgi düşünün; yalnızca zihinde hapsolsun. İşte o bilgi sizi bir yerden bir yere taşımaz. Aksine omuzlarınıza biner; her yeni malumat eyleme dökülmedikçe ağırlığınız artar, artar ve sonunda hiçbir yükü kaldıramaz hâle gelirsiniz.

Bizler bilginin esiri olmamak için gayret göstermek mecburiyetindeyiz. Çünkü insanoğlu, ham düşünceleriyle kolayca güç zehirlenmesi yaşar ve ardından bir kibir abidesi gibi yükselir. İnsan kendi zannına tâbi olup bu akışa kendini kaptırırsa, karşısındaki yeni ve hakiki fikirlere zihnini kapatır. Zihnini kapatanın ise şahsi fikrinin bir kıymet-i harbiyesi kalmaz.

Ben bu sözlerimle cehaleti savunmuyorum. Benim itirazım, insanların bilginin olgunlaşmasına sabır göstermeyişinedir. Bilgi henüz ham bir tohumken dahi onu alıp satmaya yelteniyorlar. Bilmiyorlar ki o tohumu toprağa koyacak, ona can suyu verecek ve sabırla filizlenmesini bekleyecekler… Ancak o vakit, vaktiyle tohum hâlindeyken pazarlanan o laf-ı güzaf, kök salmış bir çınar ağacına dönüşecek ve nihayet hakk-ul yakîn bir hakikate erecektir.
Bilmek basit bir iddia değildir; bilmek için evvela şuur lazımdır. Farz edelim ki bildik; bilmekten sonraki merhale, bildiğini “bulmak”tır. Bulmak için de samimiyetle aramak gerek. Aramak gerek ki bulanlar kervanında kendine bir yer edinesin. Yer buldun ise artık senin durağın “olanlar” meclisidir.

Olanlar ise dünü yâd edip yarını dert ederek bugünü ıskalayan kimseler değildir. Çünkü onlar bilirler ki:
Dün bir oluştur, bugün bir olaydır, yarın ise bir olgudur.
Yarını bugünden inşa ediyoruz. Dünkü oluşları fark etmeyip bugünün hadiselerine yanlış tepkiler verdiğimizde, yarının çıkmazlarını aslında kendi ellerimizle talep ediyoruz; lakin bunun farkına varmıyoruz.
Bu idrak yolculuğunda bilen, bulan ve “olan” insanlar; erdem ve kemalat cihetinden en yüce mertebeye ulaşmış sayılırlar. Fakat mühim bir sır vardır: Kimi zaman insan bilir, bulur ve olur; lakin erdikten sonra sükûtu tercih eder. Onlar sussalar dahi, kemalatın zirvesinde bulunsalar da bunu bir gösteriş vesilesi yapmaz, bilinmeyi arzulamazlar.

Gelin meseleye bir de şu pencereden bakalım: “Görmek için göstermek gerekmez.” Karşıdaki insan şayet gözle değil de basiretle, yani gönül gözüyle bakıyorsa, biz saklasak dahi o erdemin ışıltısını fark edecektir.
Bizler üzerimize erdem libasını kuşanarak yola revan olursak, o güzel ahlak yüzümüze akseder; simamız pür-i pâk olur. Eğer ki bu libası sıyırıp atarsak, yüzümüzdeki o nur söner, ruhumuzdaki zenginlik yerini koyu bir yoksulluğa bırakır. İşte o vakit en zayıf heva bile bizi çiğnemeye gelir ve çiğner.

Ey fedakârlıkların hesabını tutan,
Ey Hakk’ın rızası yerine halkın alkışına sığınan!
Sende erdem ve amel mayalanmadığı müddetçe, kütüphaneler dolusu bilsen dahi o bilgi koca bir “HİÇ”TİR.