Kelamların enstrümanlaşıp varlığı bir ahenk edasıyla öne sürmesidir şiir. Senfonidir bir başına, her renkten enstrümanın bulunduğu ve her renkten insanın yer aldığı… Bağırıştır bir taraftan, öbür taraftan fısıldayış. Dava marşıdır, milyonlara hitap etmenin en güzel notalarıdır. Kimseler yokken yazılır dört duvar arasında. Kimsecikler yokken ve bir gece vakti belki, belki de sabahın seher vakitleri sırasında. Kağıtlar yetmez bazen, tükeniverir mürekkep fakat tükenmez kelam. Bazen de birkaç kelam çıkıverdikten sonra tükenir kelam, sayfalar boş kalır. Beyazın üzerine çizilmez siyahlar o anda. Tarihler vardır mesela, yazarın sayfaları seyre daldığı sırada duvarda asılı duran. Ya farkına varır yazar tarihlerin ve yalnızca o güne yazar yazıları ya da farkına varmadan doldurur da sayfaları, tarihten ırak tarihe not oluverir yazılar.

    İnceleyeceğimiz ve seyrine doyum olunmayan bu şiir zannımca üstat Necip Fazıl’ın bir gece vakti ya da bir sabah seheri sırasında, tarihlerin farkına varmadan tarihe not düştüğü satırlar. İşte sahne de Feza Pilotu…    
    ”Yirminci asrın ablak yüzlü feza pilotu / Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu” diyerekten satırlara başlıyor üstat. Biraz sitem biraz kızgınlık seziliyor satırlarda sanki. Sanki elbiselerden sıyrılmayan bedenleri fark ettirmeye gayret ediyor. Elbiselerin renkleri önemsiz, deyiveriyor, asıl olan beden. ”Bir odun parçasına at diye binen çocuk / başında çelik külah, sırtında plastik gocuk” diyerek devam ediyor. Devam ettiği satırlarda insanın bedenine atıfları beliriyor. Ne olursa olsun, saatler, vakitler ve tarihler neye varırsa varsın ve insan, varılan o yerde ne yaparsa yapsın ilk günün, ilk anın eseridir. Çıkılmayan bir gerçekliğin renkli şatafatıdır diyor sanki. Elbiseler değişiyor diyor üstat bir kez daha, beden ise dünkü çürüyen bedenin aynısı oysa. ”Dibsizliğin dibini bulmak sevdasındasın / Allah’a dil çıkarır gibi küstah bir yarış… Farkında değilsin ki, Ay Dünya’ya bir karış” Bedenden ve sahibinden söz ediyor üstat. Bir inkilap ifşası ya da kör kesilişin sessizliği… Sonra satırları kemiklerden ruhlara çevirerek devam ediyor, ”Rafa kaldırmak için ruhlarını dürdüler / Güneş diye kalpteki güneşi söndürdüler / Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza / Kalptedir, olumsuzluk kefili kutsi imza” Çağın mevcut kapital, materyalist anlayışına karşın; elbiseyi değil elbisenin içerisindeki bedeni öne çıkarma gayretine girmiş üstat. Dört duvar arasında daha da şatafatlı bir dünya inşa etmek gayretine giren insanoğluna, varlığını ve varlığının üzerinde durduğu ince ipliği göstermiş. Bir başkaldırıya bürümüş satırları, zamandan ırak ortaya dökülen satırları bir anlığına zamana çevirip zamanın dehlizlerinden yakalayıvermiş. Kulaklarından sündürülmüş saatler çıkıvermişler ortaya. Dökülmüş sanki dişler, dişlilerde kalmamış fer. Ve ardına üstat okları çevirmiş sanki bize ve usul bir ses tonuyla döküvermiş, ”bizimkiler ışığa gem vururda binerler / Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler.”