Selâmün aleyküm.
Bu selam size sıradan mı geldi? Ben de bugüne kadar öyle zannederdim… Ta ki bir Doğu Türkistanlı misafir, okulumuza konferansa gelene kadar.
O da önce selam verdi. Bizden güçlü bir karşılık gelmeyince şöyle dedi:
“Bu ‘selamün aleyküm’ size sıradan geldi değil mi? Bilin ki Doğu Türkistan’da onu bile diyemiyoruz.”
O an içime bir şey oturdu. Oradaki zulmü elbette duyuyordum ama böyle, bir anda, bu cümleyi duymak beni sarstı. Kendi kendime sorgulamaya bile girdim: “Bana ne oluyor?” diye…
Konuşmasına devam etti ve şunu da ekledi:
“2016’dan sonra Doğu Türkistan ile bağımız tamamen kesildi.”
Ardından öyle bir cümle söyledi ki, gerçekten içim parçalandı:
“Ben ablamın üç sene önce vefat ettiğini, ancak 15 gün önce öğrendim. Onu da Kırgızistan’daki uzak bir akrabamız haber verdi… Onu bile zor öğrendik.”
Bu sözleri duyunca şunu hissettim: Eğer bir insan “Bize ne Doğu Türkistan’dan, ben keyfime bakarım; ölsünler, banane” diyebiliyorsa; sonra da kendine “Müslümanım” ya da “Türk’üm, milliyetçiyim” diyorsa, o sözlerin altı bomboştur. İnanıyorum ki bu mesele, sadece bir haber başlığı değil; vicdan ve sorumluluk meselesidir.
Bir de tarihî bir hatırlatma yaptı:
“Bizim atalarımız Anadolu’ya göç ederken, Orta Asya’yı onlara emanet ederek yürüdüler. Bu topraklarda büyük bir Türkistan coğrafyası, asırlarca bir devlet ve medeniyet tecrübesi taşıdı. 1949’dan sonra ise Doğu kısmı Çin hakimiyetinde kaldı; Batı tarafında zamanla bağımsız devletler ortaya çıktı. Fakat Doğu Türkistan’ı Çin asla bırakmadı.”
Neden bırakmıyor? Konuşmacının vurgusu şuydu:
Orası ticaret yollarının kavşağı; yeraltı kaynakları ve stratejik konumu çok güçlü. Üstelik kalabalık bir nüfusu beslemek zorunda olan bir ülke için dış ticaret hayati. “Eğer dünya çapında gerçek bir ekonomik baskı oluşsa, korkuya kapılırlar; bu zulmü sürdürmek eskisi kadar kolay olmaz,” dedi.
Sonra şu acı gerçeği anlattı:
“Dışarıyla bağları koparıldı. İnsanlar hapse atıldı. Özellikle âlimler, hocalar hedef alındı. Mantık basit: Hocaları sustur, halkı cahil bırak, toplumun direncini kır.”
Nüfusu eritme politikalarına ve zorla asimilasyona dair duyduklarını da ekledi; çocukların ailelerinden koparıldığı, “eğitim” adı altında kimliksizleştirildiği uygulamalardan bahsetti. Erkeklerin “meslek edindirme” söylemiyle götürülüp fiilen ucuz işgücüne dönüştürüldüğünü söyledi.
“Bunları her duyduğumda içim yanıyor,” dedi. “Daha fazlasını anlatmak zor ama merak edenler araştırmalı.”
Peki biz ne yapabiliriz?
Konuşmacı bunun cevabını “boykot” ve “alternatif üretim” üzerinden anlattı:
Boykot, tek başına bir slogan olmasın; bilinçli tüketim olsun.
Alternatif firmalar, yerli üretim, girişimcilik ve sivil toplum desteği büyüsün.
“Devletten beklemek yerine, toplum olarak kendi imkânlarımızla güçlenmek” gerektiğini vurguladı.
Reklam, sosyal medya, kanaat önderleri ve sponsor destekleriyle alternatiflerin görünür kılınabileceğini söyledi.
Ardından ekonomik dayanışmayı anlatmak için üç maddelik bir “harcama disiplini” örneği verdi. Ben bunu, mesajı koruyarak daha genel bir dille şöyle düzenledim:
Dayanışma ve kalkınma için 3 prensip:
Kendin için harca (ihtiyacını karşıla, israf etme).
Toplumun eğitimini, gelişimini ve faydalı projeleri desteklemek için harca.
Yatırım için harca (üretimi, girişimi, sürdürülebilirliği büyüt).
“Bu hayal değil,” dedi. “Hakikat şu: Biz ilmi, üretmeyi, birlik olmayı bıraktığımızda zayıfladık. Kenetlendiğimizde güçleniriz.”
Ve sözlerini şu duayla bitirdi:
Doğu Türkistan’ın özgürlüğü umuduyla… Selam ve dua ile.

