İnsan, zamanın içinde yeni bir zaman yaratmaya çalıştığı için demi ve demden sonraki oluşları idrak etmekte zorlanıyor. Faraza; dün bir oluş, bugün bir olay, yarın ise bir olgu olsun. İnsan dünkü oluşları fark etmediğinde ve bugünün olaylarına şuursuz tepkiler verdiğinde, yarının olgularını aslında kendi elleriyle talep etmiş olur. Lakin bunun farkına varamayarak suçu zamana ve kaderin akışına atar. Oysa kusur zamanı yaratıp yönetende değil; cüzi iradesinin sınırlarını unutup haddini aşarak zamana hükmetmeye çalışan insandadır.
İnsanın en büyük yanılgısı, “Zamanı geçinceye kadar…” diye başlayan kabulleridir. Zaman, insanın peşinden sürüklenen yahut mekân gibi aşılıp tüketilen bir nesne değildir. Mevzu, bir şeyin vaktini geçirmek değil; bizzat zaman mefhumunu aşıp zamanın ötesindeki o hakikat zeminine erebilmektir. İnsan, sürenin kendi lehine değil aleyhine işlediğini ve tekerrür edenin zaman değil bizzat kendi hataları olduğunu kavradığı an, onun için “vakt-i selîm” başlamış demektir.
İlahi kelamda da beyan edildiği üzere, zaman algısı âlemlere göre farklılık gösterir:
“Dedi ki: ‘Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?’ Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.’ Dedi ki: ‘Yalnızca az bir zaman kaldınız, keşke bilseydiniz!’” (Mü’minûn, 112-114)
Âhiret ile dünya arasındaki bu diyalog, zamanın izafiyetini açıkça ortaya koyar. Dünyadaki zaman tasavvuru, fani zihnimizin ve algımızın bir perdesidir. Bizler hakiki “an”ı yakalayabilirsek, tekerrür edip duranın devran değil, beşeri hatalar silsilesi olduğunu idrak ederiz.
Hâsılı, insan yaşadığı vakte derinlik ve şuur katabildiği ölçüde zaman mefhumunun tekerrür eden bir kısır döngü olmadığını görecektir. Çark yörüngesinde dönmeye devam ederken doğru yolun doğru yolcusu olabilmek, zamanı doğru idrak etmek ve her ânı bihakkın yaşayabilmekle mümkündür.

